Varlığa ben seninle agâhım..Var olan sensin ancak Allah’ım..

Bir kimse HAK’kı dilemede sadık olmazsa, bin mürşidi kamil olsa HAK’ka vasıl olamaz..

Dâvetçi Mümin’in Kıssası

Halkı ebedî saâdet ve selâmete, cennet-i a’lâ’ya dâvet ettiğimiz gibi; Firavun’un çevresinde de iman edenler vardı, Firavun’u ve etrafını imana dâvet ediyordu.

Firavun kudret ve saltanatını koruma çarelerini düşünmeye başlamıştı. Etrafı da az-çok işin farkındaydı. Firavun’u Musa Aleyhisselâm’a karşı tahrik ederek harekete geçirmek istediler ve dediler ki:

“Musa’yı ve kavmini yeryüzünde fesat çıkarıp bozgunculuk yapsınlar; seni de, ilâhlarını da terketsinler diye mi bırakıyorsun?” (Â’raf: 127)

Bu halkın senin hakkındaki düşünce inancını bozacaklar, seni ve ilâhlarını terk edecekler, milli bütünlüğü ortadan kaldıracaklar. Hiç bunlar bırakılır mı?

Firavun, Musa Aleyhisselâm’ı öldürme cesaretini kendinde bulamıyordu. Asadan öyle gözü yılmış, Musa Aleyhisselâm’dan öyle korkmuştu ki; Musa denildiği zaman, yerden göğe ağzını açmış, kendini yutmaya hazır bir ejderhânın üzerine atıldığının hayali zihninde canlanıyor, lâkin bu korkusunu gizlemeye çalışıyordu.

Kavminin ileri gelenlerinin fikirlerine şöyle karşılık verdi:

“Oğullarını öldürtürüz, kadınlarını sağ bırakırız.” (A’raf: 127)

Nitekim daha önce de böyle bir tedbire başvurup, İsrailoğullarından çok sayıda erkek çocuklarını öldürtmüştü.

“Elbette biz onları ezecek üstünlükteyiz.” (A’raf: 127)

İktidar bizim elimizdedir. Kahredici gücümüzle, ezici yönetimimizle istediğimiz gibi hepsini ezebiliriz. Çoğalıp başkaldırmalarına meydan vermeyiz.

Onlar Musa Aleyhisselâm’ı ne şekilde öldürecekleri hususunda görüşmeler yaparken, Allah-u Teâlâ kendi adamlarından bir iman kahramanını karşılarına çıkartmıştı.

Firavun’un yakınlarından olan bu zât Musa Aleyhisselâm’ı çok severdi. Sarayda büyümesine yardım etmişti. Daha sonra Musa Aleyhisselâm’a inanmıştı. Önceleri temkinli hareket etmiş, imanının gizlemişti. Gizliden gizliye bir süre Firavun’u avutmuş ise de, nihayet Musa Aleyhisselâm’ın kesin kararlılığı karşısında meydana çıkmak lüzumunu hissederek önce nasihata başlamış, sonra da açıktan açığa meydana atılmıştır.

Bu mümin dâvetçinin Firavun’a ve kavmine karşı olan nasihatlarını ve mücadelesini Allah-u Teâlâ Mümin sure-i şerif’inde beyan buyurmuş, bu sureye onun adına izafe olarak “Mümin sûresi” denilmiştir.

Âyet-i kerime’lerde şöyle buyurulmaktadır:

“Firavun âilesinden olup olup imanını gizleyen mümin bir adam dedi ki:

“Rabbim Allah’tır diyen bir adamı mı öldüreceksiniz?” (Mümin: 28)

Oldukça çirkin bir işi bunun için mi işleyeceksiniz? Onun Rabbi, aynı zamanda sizin de Rabbinizdir, sadece onun değil.

“Halbuki o Rabbinizden size apaçık delillerle (mucizelerle) gelmiştir.” (Mümin: 28)

Bütün bunlar onun doğru sözlü olduğuna şehâdet ediyor.

“Eğer yalancı ise yalanı kendisinedir.” (Mümin: 28)

Allah’a yalan isnadı, başka birine yalan isnadı ile bir değildir. Eğer bir kimse haddi aşmış ve yalancı ise, Allah ona mucizelerini göstermez ve kendisini bu mucizelerle desteklemezdi.

“Eğer doğru sözlü ise, sizi tehdit ettiklerinin bir kısmı başınıza gelebilir.” (Mümin: 28)

Çünkü o peygamber, sizin kendisine muhalefet etmeniz halinde, dünya ve ahirette azaba uğramakla tehdit etmektedir. Haber verdiği azapların hepsi değil bir kısmı bile size isabet edecek olsa, bu bir kısımlık azap sizin helâkiniz için yeterlidir.

“Doğrusu Allah, haddi aşan, yalancı olan kimseyi doğru yola iletmez.” (Mümin: 28)

Bu sözde, Firavun’a tariz vardır. Çünkü o, Allah-u Teâlâ’ya karşı son derece haddi aşan ve yalancı birisidir. İlâhlık dâvâsında bulunmaya cüret etmiştir.

İman kahramanı mümin zât Allah-u Teâlâ’nın hışmından sakındırıp mülk ve saltanatları kendilerini kurtaramayacak olan çetin azabından korkutarak nasihatlarına şöyle devam etti:

“Ey kavmim! Bugün memlekette hükümranlık sizindir, başta olanlar sizsiniz.” (Mümin: 29)

Siz Mısır’da İsrâiloğullarına üstün ve galipsiniz. Bugün onları ezmiş ve köle edinmiş durumdasınız.

Allah-u Teâlâ size bu mülkü vermek, bu üstünlüğü sağlamak ve çok büyük yetkilere sahip kılmakla size nimet vermiş bulunmaktadır. Bu nimetlere şükrederek karşılık verin. Elçisini yalanlamanız halinde gelecek azabı bekleyin.

“Amma Allah’ın hışmı bize gelip çatarsa, kim bizi Allah’ın hışmından kurtarır?” (Mümin: 29)

Elbette ki kimse yardım edemez. Bu orduların, bu askerlerin hiçbir faydası olmaz. O sizi azaplandırmayı dileyecek olursa, o azabı hiçbir kuvvet geri çeviremez.

Mümin zât, kendisini de o toplumun bir ferdi gibi gösteriyordu ki, kendisini onlardan ayrı görmediğini ve hepsinin de iyiliğini düşündüğünü bilsinler. Umulur ki nasihatları dinlenir de hidayete erip imana kavuşurlar.

Firavun bu sözlere kızmamış, ancak söylediklerine de kulak asmamıştı. Gururu kendisini o derece kaplamıştı ki, bu sâlih kişiye cevap vermek üzere kavmine şöyle dedi:

“Ben size yalnızca kendi görüşümü söylüyorum ve size ancak doğru yolu gösteriyorum.” (Mümin: 29)

Firavun yalan söylüyordu. Çünkü şiddetli bir korku duyuyordu. Fakat dışarıya karşı kendisini cesurmuş gibi gösteriyordu. Eğer korkmasaydı, hiç kimseyle aslâ istişâre etmezdi.

Firavun’un görüşündeki ısrarı karşısında mümin zât, başka bir üslupla nasihatına devam etti. Dikkatleri tarihte gelip geçen eski kavimlerin âkıbetlerine çekti. Olur ki bu defa ürperir, katılaşan kalpleri yumuşar.

“Ey kavmim! Doğrusu sizin için, Nuh kavminin, Âd, Semud ve onlardan sonra gelenlerin durumu gibi peygamberleri yalanlayan toplulukların uğradıkları bir günün benzerinden korkuyorum.” (Mümin: 30-31)

Geçmiş devirlerde Allah’ın dâvetçilerini yalanlayan kavimlerin uğradıkları azap gününün size de gelip çatmasından çekiniyorum. Allah’ın azabı onlara gelmişti de, hiç kimse onlardan bu azabı geri çekip engelleyememişti.

Bu zât gerçekten çok büyük bir cihad yapıyordu. Çünkü Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyurmuşlardır:

“Cihadın en büyüğü zâlim sultana hakikatı tebliğ etmektir.” (Ebu Dâvud)

Hakikatı söylemenin cihadın en büyüğü olması, gerçeği söylemekten duyulan korkudur. Çünkü delil ve hüccetle yapılan cihad, silâhla yapılandan çok daha büyüktür.

“Allah kullarına zulmetmek istemez.” (Mümin: 31)

Onları aleyhlerine ileri sürülecek delil sabit olmadan helâk edecek ve günahsız yere kendilerini cezalandıracak ve aralarındaki zâlimi de intikam almadan salıverecek değildir. Haddi aştıkları, azabı hakettikleri takdirde artık azabın gelmesi, adaletin yerini bulması demektir. Böylece onları görenlere ve daha sonra gelecek nesillere onların durumunu ibret olarak gösterir.

Mümin kişi daha sonra ahiret azabını da hatırlatıp sakındırmak maksadıyla nasihatlarını şöyle sürdürdü:

“Ey kavmim! Âh-u figân gününden sizin hesabınıza korkuyorum.” (Mümin: 32)

Siz de peygamberinize muhalefette ısrar ederseniz, sizin de başınıza böyle bir felâketin gelmesi şüphesizdir.

Âyet-i kerime’de geçen “Tenad günü” çağırışma, bağırışma günü demektir ki, kıyamet gününün bir ismidir. Her taraftan gelen bağırıp çağırmaların birbirlerine karışıp, mahşerdeki itişme ve kakışmalardan meydana gelen manzara gerçekten çok korkunçtur.

“Arkanıza dönüp kaçacağınız gün, Allah’a karşı sizi himaye eden bulunmaz. Allah’ın saptırdığını doğru yola getirecek yoktur.” (Mümin: 33)

Hidayet ancak Allah’tandır. İnsanlardan kimin hidayete lâyık, kimin sapıklığa müstehak olduğunu en iyi bilen O’dur.

“Daha önce Yusuf da size apaçık muziceler getirmişti. Onun size getirdiği şeyler hakkında da kuşkulanıp durmuştunuz.” (Mümin: 34)

Atalarınızın o şek ve şüpheleri bugün sizin aranızda da devam edip durmaktadır.

“Hatta o vefat edince ‘Bundan sonra Allah asla bir peygamber göndermez.’ dediniz.” (Mümin: 34)

İnkâr ve isyanınız üzere kalmaya devam ettiniz. Bütün bunlar bedbahtlığınızdan ileri gelmektedir.

“İşte Allah, haddi aşan şüpheci kimseleri böyle şaşırtır.” (Mümin: 34)

Artık gözleri önünde parlayan nice nice hakikatleri göremez olurlar. Hiçbir hüccet ve delile dayanmaksızın Allah’ın âyetleri hakkında tartışmaya girişirler.

Nitekim mütebâki Âyet-i kerime’lerde şöyle buyurulmaktadır:

“Onlar kendilerine gelmiş hiçbir delil olmadığı halde, Allah’ın âyetleri hakkında tartışırlar.” (Mümin: 35)

O âyetleri bertaraf etmek ve çürütmek maksadıyla kesin delillere, cehâletleri ile karşı çıkarlar.

“Gerek Allah katında gerek iman edenlerin yanında bu davranışa karşı kızgınlık ve öfke büyümüştür.” (Mümin: 35)

Allah-u Teâlâ’nın da iman edenlerin de onlara duydukları öfke alabildiğine büyüktür. Onların bu durumlarını Allah-u Teâlâ öfke ile karşılar, müminler de bu gibi kimselere karşı öfke duyar. Allah-u Teâlâ’nın âyetlerine dil uzatanlar ilâhî azaba mahkûm oldukları gibi, kalplerinde hidayete açılan kapı kapanmıştır. Böylece de sapıklık girdabına gömülüp kalırlar. Artık hiç kimse onları kurtaramaz.

“Allah, büyüklük taslayan her zorbanın kalbini işte böyle mühürler.” (Mümin: 35)

Kalpleri mühürlenenler ilâhi dâveti alamazlar. Kalp mühürlü olduğu için işitme kabiliyetleri de yok olmuş demektir.

İsyana dalma kalbin hastalığı olduğu gibi, inkâr da onun ölümüdür.

Akıllı kişi kalbinin mühürlenmesiyle değil, göğsünün açılmasıyla sonuçlanacak sebeplere sarılmalıdır.

Firavun ve kavmi sapıklık ve inkârlarında devam ederken, o mümin kişi de onları Hakk ve hakikata çağırmaya devam etti.

Buyurdu ki:

“Ey kavmimi! Siz bana uyun ki size doğru yolu göstereyim.” (Mümin: 38)

Öyle bir yola ki, bu yolu tutan kimse maksadına erişir, hidayete kavuşur, kurtuluşa ve cennet yoluna ulaşır.

“Ey kavmim! Bu dünya hayatı ancak geçici bir menfaattan ibarettir.” (Mümin: 39)

Fazla geçmeden zeval bulacaktır, fânidir, orada bulunan faydalar basit ve önemsizdir. Kendisinden muvakkat bir zaman için istifade edilir. Kazanılanlar kişinin ölümü ile elinden çıkar. Dünyaya büsbütün meyletmek, her türlü fitnelerin kaynağıdır.

“Âhiret ise, devamlı olarak durulacak yerdir.” (Mümin: 39)

İstikrar ve ebedîlik yurdudur, zevâlsizdir, geçici değildir. Orada ya nimetler içerisinde veya cehennemde ebedî kalmak vardır. Nazarı itibara alınıp, ehemmiyet verilmesi gereken yer orasıdır.

“Kim bir kötülük işlerse, ancak onun misliyle cezalandırılır.” (Mümin: 40)

Herhangi bir artırma olmaksızın sadece kötülüğü kadar ceza görür.

“Erkek olsun kadın olsun, kim de inanmış bir mümin olarak amel-i salih işlerse, işte onlar cennete girerler ve orada hesapsız olarak rızıklandırılırlar.” (Mümin: 40)

Onlara verilecek karşılık belli bir miktar ile değildir. Allah-u Teâlâ sonu gelmeyen ve tükenmeyen ecirlerle mükâfatlandıracaktır.

“Ey kavmim! Bu başıma gelen nedir? Ben sizi kurtuluşa çağırıyorum, siz beni ateşe çağırıyorsunuz!” (Mümin: 41)

Ben sizi cennete götüren imana dâvet ediyorum, siz ise beni cehenneme götüren kâfirliğe dâvet ediyorsunuz.

“Siz beni Allah’ı inkâr etmeye ve hakkında bilgim olmayan şeyi O’na ortak koşmaya çağırıyorsunuz, ben ise sizi Azîz olan bağışlaması çok olan Allah’a çağırıyorum.” (Mümin: 42)

Siz beni Allah’ı inkâr etmeye, O’na şirk koşmaya dâvet ediyorsunuz; ben ise sizi bir olan, güçlü olup mağlup edilemeyen ve kullarının günahlarını çokça bağışlayan Allah’a dâvet ediyorum.

“Sizin beni kendisine ibadete çağırdığınız şeylerin, ne dünyada ne de âhirette hiçbir davet gücü yoktur.” (Mümin: 43)

Nasıl oluyor da onlara tapıyorsunuz, körü körüne peşlerinden gidiyorsunuz?

“Hepimizin dönüşü Allah’adır.” (Mümin: 43)

Öldükten sonra tekrar hayata kavuşacak, Rabbimizin mahkeme-i kübrâsına sevkedileceğiz. O, herkese yaptığının karşılığını verecektir.

“Bütün haddi aşanlar şüphesiz ki cehennemliktirler.” (Mümin: 43)

Sapıklık ve taşkınlıkta aşırı gidenler, kuşkusuz cehennemde ebedî kalacaklardır.

Bu imanı gür mümin, bunları canını dahi kaybedeceğini bilmesine rağmen azgın Firavun’un ve maiyetinin yüzüne karşı tereddütsüz ve korkusuzca haykırmıştır. Artık söyleyeceğini söylemiş, vicdanı rahatlamış olarak işi Allah’a bırakmaktan başka yapılacak şey kalmamıştır.

Yaptığı samimi öğütlerin pek yakında hatırlanacağını, fakat bu hatırlayışın kendilerine hiçbir fayda sağlamayacağını beyan ederek konuşmasını tamamlamış, yapması gereken ulvî vazifeyi yerine getirmiştir.

Bundan ötesi Allah’a âittir:

“Size söylemekte olduklarımı yakında hatırlayacaksınız.” (Mümin: 44)

Azabı gördüğünüzde bir kısmınız diğerine benim nasihatımdan söz edecek, sözlerimin doğru olduğunu anlayacaksınız. Pişmanlığın fayda vermediği bir zamanda pişman olacaksınız.

“Ben işimi Allah’a havale ediyorum.” (Mümin: 44)

O’na tevekkül ediyor, O’ndan yardım diliyorum ve sizinle bütün ilişkilerimi kesiyorum.

“Çünkü Allah kullarını çok iyi görendir.” (Mümin: 44)

Onların hallerinden hiçbir şey Allah’a gizli kalmaz.

Bu dâvetçi mümini öldürmek istemişlerse de Allah-u Teâlâ onu muhafaza etmiştir.

Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:

“Nihayet Allah onu, onların kurmak istedikleri tuzakların kötülüklerinden korudu.” (Mümin: 45)

Gizli plânlarını boşa çıkardı.

 Kategoride Belirtilen Dergiden Alıntıdır!

Reklamlar

1 Yorum»

  meLish wrote @

insanın içinin titremesi için illaki 1 mucize olması gerekmiyormuş


Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: