Varlığa ben seninle agâhım..Var olan sensin ancak Allah’ım..

Bir kimse HAK’kı dilemede sadık olmazsa, bin mürşidi kamil olsa HAK’ka vasıl olamaz..

..

Hazret-i Allah’ın varlığı ile övünürüm
Varlığımdan utanırım.
Hükümsüz ve değersiz mahlukum
Hüküm ve değer Sahibim’e aittir.

Ders Edinilecek Bir Rüyâ

Muaz bin Cebel -radiyallahu anh- den rivayet edilmiştir. Buyurur ki;

“Bir sabah Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Sabah namazına o kadar gecikmişti ki, güneşin doğmasına az bir süre kalmıştı. Derken çıkageldi, hemen öne geçip namazı kıldırdı. Selâm verince:

“Saflarınızda yerlerinizde olduğunuz gibi kalınız!” buyurdu.

Sonra yüzünü bize çevirip şu sözleri söyledi:

“Beni bu sabah geciktiren sebebin ne olduğunu size anlatacağım. Geceleyin kalkıp abdest aldım ve nasibim olduğu kadar namaz kıldım. Bu esnada namaz içinde uyuyakaldım. Bir süre sonra kendimi Rabb’imle beraber buldum. O en güzel sûrette idi. Bana hitap etti:

–‘Yâ Muhammed!’ buyurdu.

–‘Yâ Rabb’i lebbeyk! (emrine âmâdeyim!)’ dedim.

–‘Mele-i a’lâ ne hakkında tartışmaktadır?’ diye sordu.

–‘Yâ Rabb’i bilmiyorum.’ diye cevap verdim. Bu suali üç defa tekrarladı. Müteakiben el ayasını iki omuzumun arasına koyduğunu gördüm, ve parmak uçlarının soğukluğunu göğsümde hissettim. Böylece o demde her şey bana tecelli etti ve ben her şeyi anlamış oldum. Sonra Rabb’im bana:

–‘Yâ Muhammed! Mele-i a’lâ ne hakkında tartışmaktadır?’ diye sordu.

–‘Keffâretler hakkında!’ diye cevap verdim.

–‘Nedir onlar?” buyurdu.

–‘Cemaate katılmak üzere adımları atmak, namazlardan sonra mescidlerde oturmak, güçlüklerde tastamam abdest almaktır.’ dedim.

–‘Sonra ne hususta?’ buyurdu.

–‘Açlara yardımda bulunup yedirmek, yumuşak söz söylemek ve herkes uykuda iken geceleyin kalkıp namaz kılmaktır.’ dedim.

–‘Dile ne dilersen dile!’ buyurdu.

–‘Ey Allah’ım! Hayırlı işlerde bulunmayı, kötülükleri terketmeyi, yoksulları sevmeyi, beni bağışlamanı, bana rahmette bulunmanı dilerim. Bir topluluğu fitneye düşürmeyi murad ettiğinde, o fitneye düşmeden benim canımı almanı dilerim. Bana senin sevgini, sevdiklerinin sevgisini ve beni sana yaklaştıracak her ameli sevmeyi nasip eyle!’ dedim.”

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- buyurdu ki:

“Bu rüyam haktır, onu ders edininiz ve öğreniniz.” (Tirmizî. Tefsir: 33)

 Kategoride belirtilen dergiden alıntıdır!

Kimiz, Kim Olmaya Özeniyoruz?

GÜZEL kumaşlar satan bir kumaşçı dükkanında iki top basma varmış. Basmalardan biri mütevazi; renkleri ve desenlerinden memnun bir şekilde onu alacak, kıymetini bilecek müşterilerini sabırla beklermiş. Arkadaşı ise daha renkli ve desenleri daha güzel olduğu için bir an önce beğenilmek ister ve bunun için de elinden geleni yaparmış. Mütevazi olan ona hep

“Arkadaşım, sakin ol, sabırlı ol; biz birer basmayız; bizim kıymetimizi bilenler bizi almalı; kendini ipekli kumaş gibi ortaya koyup durma; sen ipek değilsin, seni ipek sanıp alanlar ipek olmadığını anlayıp seni geri getirirler, kesildiğinle kalırsın; hem bu halinle bizi dokuyana da hakaret etmiş olursun; seni dokuyan seni basma olarak takdir etmiş; “ben basma değilim” demekle seni dokuyana nankörlük etmiş olursun, yapma böyle, eğer bu desenler sana verildiyse bir maksat içindir, kendini ipek sanman için değil; üzerine bir çamaşır suyu dökülürse bu desenlerden eser kalmaz-desensiz kalıverirsin, o zaman ne yapacaksın” dermiş. Fakat bizim sabırsız basma bütün bunları dinlemez, kendi bildiğini okumaya devam edermiş.

Bir gün dükkâna; uzuna yakın, alımlı, kızıl saçlı, yanında iki çocuğu olan, kendinden emin bir kadın girmiş. Bütün kumaşları gözden geçirmiş. Bizim basmanın içi kıpır kıpırmış. Dönüp bana baksın, bak beni nasıl beğenecek diye içi içini yiyormuş. Bir de ne görsün? Kadının gözleri, bizim basmadaymış. Bizim basmanın kalbi yerinden fırlayacakmış neredeyse. Kadın, dükkân sahibine bizim basmayı göstermiş. Dükkân sahibi topu indirmiş raftan. Kadın şöyle bir bakmış basmaya.Yoklamış elleriyle. Basma olduğunuanlamış anlamasına ama desenler, renkler onu cezbetmiş.

Diktireceği elbiseye en uygun desenler ve renklermiş. Fakat basma oluşu düşündürmüşbiraz. Neyse demiş, “Bu desenler, bu renkler sendeyken basma oluşunun bir önemi yok. Sana öyle bir model uygulayacağım ki, cümle ipekli elbiselersenin güzelliğini kıskanacak, başın hep dik olacak senin.”

Kadın bizimbasmadan iki metre kestirmiş. Çantasını koluna takıp, çocuklarını da alarak evine gitmiş. Terziye gitmeden önce aldığı kumaşı suya bastırması gerekiyormuş. Almış bizim basmayı bir kova suya batırmış. Sabaha kadar kovada kalmış zavallı. Sabah, kadın basmayı çıkarmış kovadan. Suyunu silkmiş, kuruması için ipe asmış. Bizimki şimdi de ipte, güneşin karşısında kurumayıbeklemiş. Kuruyunca kadın alıp ütülemek istemiş. Çünkü buruş buruş olmuşmuş. Ütüleyip tekrar ölçmüş basmayı. Bir de ne görsün?! Bizim iki metrelik kumaş çekmiş kalmış mı bir buçuk metre. Bir de renkleri biraz solmuş mu ne?!

Kadın küplere binmiş. Suç sanki kumaşınmış gibi başlamış bağırmaya. Sonra alıp dükkâna götürmüş; kumaşcıya da bir sürü bağırıp çağırdıktan sonra öfkeyle çıkmış dükkândan. Kumaşçı ne yapsın? Kadın bile bile almış onu. Sonra aslını anlayınca geri getirmiş. Bu kaçıncı oluyormuş. Kumaşcı uyarmasına rağmen kadınlar renk ve desenlerine aldanıp alıyor, sonra geri getiriyorlarmış.

Kumaşçı ne yapsın şimdi? Her defasında, geri gelen par çayı topa yeniden sarıyormuş. Yine, her zaman yaptığını yapmış; bizim basmanın gelen parçasını topunu sarmış, mütevazi basmanın yanına-eski yerine yerleştirmiş. Bizimkisi acı içindeymiş. Kadına karşı da çok öfkeliymiş; “Beni ipekli elbiseler gibi yapacaktı, beni kandırdı, yerimden etti, üstelik o kadar suyun içinde bekletti, yetmedi ipe astı-güneşte bıraktı, bununla da yetinmedi, kızgın ütüyü her zerreme bastırdı; sonra da çekmişim, renklerim biraz solmuş diye beni geri getirip attı” diye veryansın edip duruyormuş.

Mütevazi arkadaşı, ona şefkatle demiş ki; “Gel kardeşim, biraz beni dinle, sabret, unutma ki kadının seni alması için çok çabaladın; bütün desenlerini,renklerini ortaya koydun; basma olduğunu unuttun; onu suçlamakla eline birşey geçmez; gel sen kendine bak, kusuru kendinde görene ne mutlu, böylece düzeltebilirsin kendini; kendi nefsini ıslah edemeyen, baskasını ıslah edemez; gel sen kendinden başla; hem benim tanıdığım bir kumaş örücü var,ondan rica edelim senin kesik yerlerini örsün-tamir etsin, yoksa böyle hep alel usul sarılı kalacaksın, en ufak rüzgarda yerinden oynayacaksın; gel arkadaşım kesiklerini birleştirelim, tamir edelim ki daha büyük sorunlara neden olmasınlar.” Ne dersiniz? Bizim kendini ipekli sanan, basma arkadaşını dinleyecek mi?

Yoksa ben böyleyim, ben değişemem, Beğenmiyorsan arkadaşlığımı, sen bilirsin deyip yine hırsına yenilip, aslını kabul etmeyerek zarara düşmeye devam edecek mi? Bilemiyoruz. Fıtrat çok değişmiyor. Fakat kusurlarımızı farkedip büyük bir cehdle değiştirmeye çalışabiliriz. Kabul etmemiz gereken, kusurlu olabileceğimiz gerçeğidir. Bunu kabul ettikten sonra düzeltme çabası da, affedilme çabası da gelecektir. Yeter ki kendimizi kusursuz kabul etmeyelim. Basma iken ipek zannetmeyelim.

Semine Demirci

Mina Teser için

mina

HAKKINDA BİLGİ ALMAK İÇİN TIKLAYIN..

Gülen gözleri solmasın diye şimdi onun en çok duaya ihtiyacı var..

Dâvetçi Mümin’in Kıssası

Halkı ebedî saâdet ve selâmete, cennet-i a’lâ’ya dâvet ettiğimiz gibi; Firavun’un çevresinde de iman edenler vardı, Firavun’u ve etrafını imana dâvet ediyordu.

Firavun kudret ve saltanatını koruma çarelerini düşünmeye başlamıştı. Etrafı da az-çok işin farkındaydı. Firavun’u Musa Aleyhisselâm’a karşı tahrik ederek harekete geçirmek istediler ve dediler ki:

“Musa’yı ve kavmini yeryüzünde fesat çıkarıp bozgunculuk yapsınlar; seni de, ilâhlarını da terketsinler diye mi bırakıyorsun?” (Â’raf: 127)

Bu halkın senin hakkındaki düşünce inancını bozacaklar, seni ve ilâhlarını terk edecekler, milli bütünlüğü ortadan kaldıracaklar. Hiç bunlar bırakılır mı?

Firavun, Musa Aleyhisselâm’ı öldürme cesaretini kendinde bulamıyordu. Asadan öyle gözü yılmış, Musa Aleyhisselâm’dan öyle korkmuştu ki; Musa denildiği zaman, yerden göğe ağzını açmış, kendini yutmaya hazır bir ejderhânın üzerine atıldığının hayali zihninde canlanıyor, lâkin bu korkusunu gizlemeye çalışıyordu.

Kavminin ileri gelenlerinin fikirlerine şöyle karşılık verdi:

“Oğullarını öldürtürüz, kadınlarını sağ bırakırız.” (A’raf: 127)

Nitekim daha önce de böyle bir tedbire başvurup, İsrailoğullarından çok sayıda erkek çocuklarını öldürtmüştü.

“Elbette biz onları ezecek üstünlükteyiz.” (A’raf: 127)

İktidar bizim elimizdedir. Kahredici gücümüzle, ezici yönetimimizle istediğimiz gibi hepsini ezebiliriz. Çoğalıp başkaldırmalarına meydan vermeyiz.

Onlar Musa Aleyhisselâm’ı ne şekilde öldürecekleri hususunda görüşmeler yaparken, Allah-u Teâlâ kendi adamlarından bir iman kahramanını karşılarına çıkartmıştı.

Firavun’un yakınlarından olan bu zât Musa Aleyhisselâm’ı çok severdi. Sarayda büyümesine yardım etmişti. Daha sonra Musa Aleyhisselâm’a inanmıştı. Önceleri temkinli hareket etmiş, imanının gizlemişti. Gizliden gizliye bir süre Firavun’u avutmuş ise de, nihayet Musa Aleyhisselâm’ın kesin kararlılığı karşısında meydana çıkmak lüzumunu hissederek önce nasihata başlamış, sonra da açıktan açığa meydana atılmıştır.

Bu mümin dâvetçinin Firavun’a ve kavmine karşı olan nasihatlarını ve mücadelesini Allah-u Teâlâ Mümin sure-i şerif’inde beyan buyurmuş, bu sureye onun adına izafe olarak “Mümin sûresi” denilmiştir.

Âyet-i kerime’lerde şöyle buyurulmaktadır:

“Firavun âilesinden olup olup imanını gizleyen mümin bir adam dedi ki:

“Rabbim Allah’tır diyen bir adamı mı öldüreceksiniz?” (Mümin: 28)

Oldukça çirkin bir işi bunun için mi işleyeceksiniz? Onun Rabbi, aynı zamanda sizin de Rabbinizdir, sadece onun değil.

“Halbuki o Rabbinizden size apaçık delillerle (mucizelerle) gelmiştir.” (Mümin: 28)

Bütün bunlar onun doğru sözlü olduğuna şehâdet ediyor.

“Eğer yalancı ise yalanı kendisinedir.” (Mümin: 28)

Allah’a yalan isnadı, başka birine yalan isnadı ile bir değildir. Eğer bir kimse haddi aşmış ve yalancı ise, Allah ona mucizelerini göstermez ve kendisini bu mucizelerle desteklemezdi.

“Eğer doğru sözlü ise, sizi tehdit ettiklerinin bir kısmı başınıza gelebilir.” (Mümin: 28)

Çünkü o peygamber, sizin kendisine muhalefet etmeniz halinde, dünya ve ahirette azaba uğramakla tehdit etmektedir. Haber verdiği azapların hepsi değil bir kısmı bile size isabet edecek olsa, bu bir kısımlık azap sizin helâkiniz için yeterlidir.

“Doğrusu Allah, haddi aşan, yalancı olan kimseyi doğru yola iletmez.” (Mümin: 28)

Bu sözde, Firavun’a tariz vardır. Çünkü o, Allah-u Teâlâ’ya karşı son derece haddi aşan ve yalancı birisidir. İlâhlık dâvâsında bulunmaya cüret etmiştir.

İman kahramanı mümin zât Allah-u Teâlâ’nın hışmından sakındırıp mülk ve saltanatları kendilerini kurtaramayacak olan çetin azabından korkutarak nasihatlarına şöyle devam etti:

“Ey kavmim! Bugün memlekette hükümranlık sizindir, başta olanlar sizsiniz.” (Mümin: 29)

Siz Mısır’da İsrâiloğullarına üstün ve galipsiniz. Bugün onları ezmiş ve köle edinmiş durumdasınız.

Allah-u Teâlâ size bu mülkü vermek, bu üstünlüğü sağlamak ve çok büyük yetkilere sahip kılmakla size nimet vermiş bulunmaktadır. Bu nimetlere şükrederek karşılık verin. Elçisini yalanlamanız halinde gelecek azabı bekleyin.

“Amma Allah’ın hışmı bize gelip çatarsa, kim bizi Allah’ın hışmından kurtarır?” (Mümin: 29)

Elbette ki kimse yardım edemez. Bu orduların, bu askerlerin hiçbir faydası olmaz. O sizi azaplandırmayı dileyecek olursa, o azabı hiçbir kuvvet geri çeviremez.

Mümin zât, kendisini de o toplumun bir ferdi gibi gösteriyordu ki, kendisini onlardan ayrı görmediğini ve hepsinin de iyiliğini düşündüğünü bilsinler. Umulur ki nasihatları dinlenir de hidayete erip imana kavuşurlar.

Firavun bu sözlere kızmamış, ancak söylediklerine de kulak asmamıştı. Gururu kendisini o derece kaplamıştı ki, bu sâlih kişiye cevap vermek üzere kavmine şöyle dedi:

“Ben size yalnızca kendi görüşümü söylüyorum ve size ancak doğru yolu gösteriyorum.” (Mümin: 29)

Firavun yalan söylüyordu. Çünkü şiddetli bir korku duyuyordu. Fakat dışarıya karşı kendisini cesurmuş gibi gösteriyordu. Eğer korkmasaydı, hiç kimseyle aslâ istişâre etmezdi.

Firavun’un görüşündeki ısrarı karşısında mümin zât, başka bir üslupla nasihatına devam etti. Dikkatleri tarihte gelip geçen eski kavimlerin âkıbetlerine çekti. Olur ki bu defa ürperir, katılaşan kalpleri yumuşar.

“Ey kavmim! Doğrusu sizin için, Nuh kavminin, Âd, Semud ve onlardan sonra gelenlerin durumu gibi peygamberleri yalanlayan toplulukların uğradıkları bir günün benzerinden korkuyorum.” (Mümin: 30-31)

Geçmiş devirlerde Allah’ın dâvetçilerini yalanlayan kavimlerin uğradıkları azap gününün size de gelip çatmasından çekiniyorum. Allah’ın azabı onlara gelmişti de, hiç kimse onlardan bu azabı geri çekip engelleyememişti.

Bu zât gerçekten çok büyük bir cihad yapıyordu. Çünkü Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyurmuşlardır:

“Cihadın en büyüğü zâlim sultana hakikatı tebliğ etmektir.” (Ebu Dâvud)

Hakikatı söylemenin cihadın en büyüğü olması, gerçeği söylemekten duyulan korkudur. Çünkü delil ve hüccetle yapılan cihad, silâhla yapılandan çok daha büyüktür.

“Allah kullarına zulmetmek istemez.” (Mümin: 31)

Onları aleyhlerine ileri sürülecek delil sabit olmadan helâk edecek ve günahsız yere kendilerini cezalandıracak ve aralarındaki zâlimi de intikam almadan salıverecek değildir. Haddi aştıkları, azabı hakettikleri takdirde artık azabın gelmesi, adaletin yerini bulması demektir. Böylece onları görenlere ve daha sonra gelecek nesillere onların durumunu ibret olarak gösterir.

Mümin kişi daha sonra ahiret azabını da hatırlatıp sakındırmak maksadıyla nasihatlarını şöyle sürdürdü:

“Ey kavmim! Âh-u figân gününden sizin hesabınıza korkuyorum.” (Mümin: 32)

Siz de peygamberinize muhalefette ısrar ederseniz, sizin de başınıza böyle bir felâketin gelmesi şüphesizdir.

Âyet-i kerime’de geçen “Tenad günü” çağırışma, bağırışma günü demektir ki, kıyamet gününün bir ismidir. Her taraftan gelen bağırıp çağırmaların birbirlerine karışıp, mahşerdeki itişme ve kakışmalardan meydana gelen manzara gerçekten çok korkunçtur.

“Arkanıza dönüp kaçacağınız gün, Allah’a karşı sizi himaye eden bulunmaz. Allah’ın saptırdığını doğru yola getirecek yoktur.” (Mümin: 33)

Hidayet ancak Allah’tandır. İnsanlardan kimin hidayete lâyık, kimin sapıklığa müstehak olduğunu en iyi bilen O’dur.

“Daha önce Yusuf da size apaçık muziceler getirmişti. Onun size getirdiği şeyler hakkında da kuşkulanıp durmuştunuz.” (Mümin: 34)

Atalarınızın o şek ve şüpheleri bugün sizin aranızda da devam edip durmaktadır.

“Hatta o vefat edince ‘Bundan sonra Allah asla bir peygamber göndermez.’ dediniz.” (Mümin: 34)

İnkâr ve isyanınız üzere kalmaya devam ettiniz. Bütün bunlar bedbahtlığınızdan ileri gelmektedir.

“İşte Allah, haddi aşan şüpheci kimseleri böyle şaşırtır.” (Mümin: 34)

Artık gözleri önünde parlayan nice nice hakikatleri göremez olurlar. Hiçbir hüccet ve delile dayanmaksızın Allah’ın âyetleri hakkında tartışmaya girişirler.

Nitekim mütebâki Âyet-i kerime’lerde şöyle buyurulmaktadır:

“Onlar kendilerine gelmiş hiçbir delil olmadığı halde, Allah’ın âyetleri hakkında tartışırlar.” (Mümin: 35)

O âyetleri bertaraf etmek ve çürütmek maksadıyla kesin delillere, cehâletleri ile karşı çıkarlar.

“Gerek Allah katında gerek iman edenlerin yanında bu davranışa karşı kızgınlık ve öfke büyümüştür.” (Mümin: 35)

Allah-u Teâlâ’nın da iman edenlerin de onlara duydukları öfke alabildiğine büyüktür. Onların bu durumlarını Allah-u Teâlâ öfke ile karşılar, müminler de bu gibi kimselere karşı öfke duyar. Allah-u Teâlâ’nın âyetlerine dil uzatanlar ilâhî azaba mahkûm oldukları gibi, kalplerinde hidayete açılan kapı kapanmıştır. Böylece de sapıklık girdabına gömülüp kalırlar. Artık hiç kimse onları kurtaramaz.

“Allah, büyüklük taslayan her zorbanın kalbini işte böyle mühürler.” (Mümin: 35)

Kalpleri mühürlenenler ilâhi dâveti alamazlar. Kalp mühürlü olduğu için işitme kabiliyetleri de yok olmuş demektir.

İsyana dalma kalbin hastalığı olduğu gibi, inkâr da onun ölümüdür.

Akıllı kişi kalbinin mühürlenmesiyle değil, göğsünün açılmasıyla sonuçlanacak sebeplere sarılmalıdır.

Firavun ve kavmi sapıklık ve inkârlarında devam ederken, o mümin kişi de onları Hakk ve hakikata çağırmaya devam etti.

Buyurdu ki:

“Ey kavmimi! Siz bana uyun ki size doğru yolu göstereyim.” (Mümin: 38)

Öyle bir yola ki, bu yolu tutan kimse maksadına erişir, hidayete kavuşur, kurtuluşa ve cennet yoluna ulaşır.

“Ey kavmim! Bu dünya hayatı ancak geçici bir menfaattan ibarettir.” (Mümin: 39)

Fazla geçmeden zeval bulacaktır, fânidir, orada bulunan faydalar basit ve önemsizdir. Kendisinden muvakkat bir zaman için istifade edilir. Kazanılanlar kişinin ölümü ile elinden çıkar. Dünyaya büsbütün meyletmek, her türlü fitnelerin kaynağıdır.

“Âhiret ise, devamlı olarak durulacak yerdir.” (Mümin: 39)

İstikrar ve ebedîlik yurdudur, zevâlsizdir, geçici değildir. Orada ya nimetler içerisinde veya cehennemde ebedî kalmak vardır. Nazarı itibara alınıp, ehemmiyet verilmesi gereken yer orasıdır.

“Kim bir kötülük işlerse, ancak onun misliyle cezalandırılır.” (Mümin: 40)

Herhangi bir artırma olmaksızın sadece kötülüğü kadar ceza görür.

“Erkek olsun kadın olsun, kim de inanmış bir mümin olarak amel-i salih işlerse, işte onlar cennete girerler ve orada hesapsız olarak rızıklandırılırlar.” (Mümin: 40)

Onlara verilecek karşılık belli bir miktar ile değildir. Allah-u Teâlâ sonu gelmeyen ve tükenmeyen ecirlerle mükâfatlandıracaktır.

“Ey kavmim! Bu başıma gelen nedir? Ben sizi kurtuluşa çağırıyorum, siz beni ateşe çağırıyorsunuz!” (Mümin: 41)

Ben sizi cennete götüren imana dâvet ediyorum, siz ise beni cehenneme götüren kâfirliğe dâvet ediyorsunuz.

“Siz beni Allah’ı inkâr etmeye ve hakkında bilgim olmayan şeyi O’na ortak koşmaya çağırıyorsunuz, ben ise sizi Azîz olan bağışlaması çok olan Allah’a çağırıyorum.” (Mümin: 42)

Siz beni Allah’ı inkâr etmeye, O’na şirk koşmaya dâvet ediyorsunuz; ben ise sizi bir olan, güçlü olup mağlup edilemeyen ve kullarının günahlarını çokça bağışlayan Allah’a dâvet ediyorum.

“Sizin beni kendisine ibadete çağırdığınız şeylerin, ne dünyada ne de âhirette hiçbir davet gücü yoktur.” (Mümin: 43)

Nasıl oluyor da onlara tapıyorsunuz, körü körüne peşlerinden gidiyorsunuz?

“Hepimizin dönüşü Allah’adır.” (Mümin: 43)

Öldükten sonra tekrar hayata kavuşacak, Rabbimizin mahkeme-i kübrâsına sevkedileceğiz. O, herkese yaptığının karşılığını verecektir.

“Bütün haddi aşanlar şüphesiz ki cehennemliktirler.” (Mümin: 43)

Sapıklık ve taşkınlıkta aşırı gidenler, kuşkusuz cehennemde ebedî kalacaklardır.

Bu imanı gür mümin, bunları canını dahi kaybedeceğini bilmesine rağmen azgın Firavun’un ve maiyetinin yüzüne karşı tereddütsüz ve korkusuzca haykırmıştır. Artık söyleyeceğini söylemiş, vicdanı rahatlamış olarak işi Allah’a bırakmaktan başka yapılacak şey kalmamıştır.

Yaptığı samimi öğütlerin pek yakında hatırlanacağını, fakat bu hatırlayışın kendilerine hiçbir fayda sağlamayacağını beyan ederek konuşmasını tamamlamış, yapması gereken ulvî vazifeyi yerine getirmiştir.

Bundan ötesi Allah’a âittir:

“Size söylemekte olduklarımı yakında hatırlayacaksınız.” (Mümin: 44)

Azabı gördüğünüzde bir kısmınız diğerine benim nasihatımdan söz edecek, sözlerimin doğru olduğunu anlayacaksınız. Pişmanlığın fayda vermediği bir zamanda pişman olacaksınız.

“Ben işimi Allah’a havale ediyorum.” (Mümin: 44)

O’na tevekkül ediyor, O’ndan yardım diliyorum ve sizinle bütün ilişkilerimi kesiyorum.

“Çünkü Allah kullarını çok iyi görendir.” (Mümin: 44)

Onların hallerinden hiçbir şey Allah’a gizli kalmaz.

Bu dâvetçi mümini öldürmek istemişlerse de Allah-u Teâlâ onu muhafaza etmiştir.

Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:

“Nihayet Allah onu, onların kurmak istedikleri tuzakların kötülüklerinden korudu.” (Mümin: 45)

Gizli plânlarını boşa çıkardı.

 Kategoride Belirtilen Dergiden Alıntıdır!

***EFENDİMİZİN ŞEYTANLA SOHBETİ***

(Muhyiddin-i Arabinin Seceretül Kevn adlı eserinden iktibas edilmiştir.)Alemlerin Rabbi olan Allaha hamd olsun… Salat ve selam, efendimiz Emin Peygamber Muhammede… Sonra, onun ak aline… ve ashabının tümüne olsun.İbn-i Abbas (r.a.) Hz.´inden naklen Mu-az b. Cebel rivayet ediyor

– Bir gün Resülullah (s.a.v.) ile beraberdik. Ensardan birinin evinde toplanmıştık… Tam bir cemaat olmuştuk. Sohbete dalmıştık. Bu arada, dışarıdan bir ses geldi;– Ev sahibi… İçerdekiler.. Eve girmem için bana izin verir misiniz? Benim sizden bir dileğim var. Görülecek bir işim var.Bunun üzerine, herkes Resûlullah (s.a.v.) Efendimizin yüzüne bakmaya başladı. Orada ve her zaman büyük oydu… izin ondan çıkacaktı. Resülullah (s.a.v.) Efendimiz, duruma vakıf oldu ve:
– Bu seslenen kimdir, bilirmisiniz?.. Buyurdu… Biz hep birden şöyle dedik:

– En iyi bilen Allah ve Resulüdür. Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz:

– O, laîn İblistir. -Şeytandır-. Allah´ın laneti onun üzerine olsun…

Buyurunca; hemen Hz. Ömer:– Ya Resülullah, bana izin veriniz onu öldüreyim.Dedi… Resülullah (s.a.v.) Efendimiz bu izni vermedi; şöyle buyurdu:

– Dur ya Ömer, bilmiyor musun ki; ona belli bir vakte kadar mühlet verilmiştir.. Öldürmeyi bırak.

Sonra şöyle buyurdu:

– “Kapıyı ona açın gelsin… O, buraya gelmek için emir almıştır. Diyeceklerini anlamaya çalışınız. Size anlatacaklarını iyi dinleyiniz…”
* * *

Bundan sonrasını ondan dinleyelim; yani Raviden. Şöyle anlattı:

Kapıyı ona açtılar, içeri girdi ve bize göründü. Bir de baktık ki, şekli şu: Bir ihtiyar. Şaşı. Aynı zamanda köse. Çenesinde altı veya yedi kadar kıl sallanıyor. At kılı gibi. Gözleri yukarı doğru açılmış. Kafası, büyük bir fil kafası gibi. Dudakları da, bir manda dudağına benziyordu.Sonra, selam verdi, onun bu selamına Resulullah (s.a.v.) Efendimiz şu mukabelede bulundu:– “Selam Allah´ındır ya laîn…”

Sonra ona şöyle buyurdu:

– “Bir iş için geldiğini duydum; nedir o iş?”

Şeytan şöyle anlattı:

– Benim buraya gelişim, kendi arzumla olmadı. Mecburen geldim.

Resulullah (s.a.v.) Efendimiz sordu:

– “Nedir o mecburiyet?” Şeytan anlattı:

– İzzet sahibi Rabbın katından bana bir melek geldi. Ve dedi ki:

– Allah-ü Teala sana emir veriyor: Muhammed´e gideceksin. Ama düşük ve zelil bir halde. Tevazu ile. Ona gideceksin ve ademoğullarını nasıl kandırdığını anlatacaksın. Onları nasıl al­dattığını söyleyeceksin bir bir ona. Sonra o; sana ne sorarsa doğrusunu di­yeceksin.

Sonra… Allah-ü Teala buyurdu ki:

– Söylediklerine bir yalan katarsan, doğruyu söylemezsen… seni kül ederim; rüzgar savurur.. Düşmanların önünde, seni rüsvay ederim.

İşte… böyle; ya Muhammed, o emir üzerine sana geldim.

Arzu ettiğini bana sor. Şayet bana sorduklarına doğru cevap vermezsem; düş­manlarım benimle eğlenecek. Şu muhak­kak ki, düşmanlarımın eğlencesi olmaktan daha zor bir şey yoktur.
* * *

Bundan sonra, Resüiullah (s.a.v.) Efen­dimiz şöyle sordu:– “Madem ki, sözlerinde doğru olacak­sın. O halde bana anlat: Halk arasında en çok sevmediğin kimdir?”Şeytan şu cevabı verdi:

– Sensin, ya Muhammed… Allah´ın ya­rattıkları arasında senden daha çok sevme­diğim kimse yoktur. Sonra, senin gibi kim olabilir ki? Resulullah (s.a.v.) Efendimiz sordu:

– “Benden sonra, en çok kimlere buğuzlusun ve sevmezsin?..” Şeytan anlattı:

– Müttaki bir gence ki… varlığını Allah yoluna vermiştir.

Bundan sonra, sual cevap aşağıdaki şe­kilde devam etti. Resülullah (s.a.v.) Efendimiz sordu; şeytan anlattı:

– “Sonra kimi sevmezsin?”

– Kendisini sabırlı bildiğim, şüpheli iş­lerden sakınan alimi…

-“Sonra?..”

– Temizlik işinde… yıkadığı yerleri üç defa yıkamaya devam eden kimseyi.

-“Sonra?..”

– Sabırlı olan bir fakiri ki; ihtiyacını hiç kimseye anlatmaz… Halinden şikayet et­mez.

– “Peki, bu fakirin sabırlı olduğunu ne­reden bilirsin?..”

Ya Muhammed, ihtiyacını kendi gibi birine açmaz. Her kim ihtiyacını kendi gibi birine üç gün üst üste anlatırsa, Allah onu

sabredenlerden yazmaz. Sabırlı kimselerin işi buna benzemez. Hasılı, onun sabrını; halinden, tavrından ve şikayet etmeyişinden anlarım.

– “Sonra kim?..”

– Şükreden zengin.

– “Peki, ama o zenginin şükreden oldu­ğunu nasıl anlarsın?..”

– Onu görürsem ki, aldığını helal yol­dan alıyor ve mahalline harcıyor. Bilirim ki:

O şükreden bir zengindir. * * *

Resülullah (s.a.v.) Efendimiz bu defa mevzuu değiştirdi ve ona başka bir sual sor­du:– “Peki, ümmetim namaza kalkınca, se­nin halin nice olur?..”– Ya Muhammed, beni bir sıtma tutar. Titrerim.

– “Neden böyle olursun; ya laîn?..”

– Çünkü bir kul, Allah için secde edince bir derece yükselir.

– “Peki, ya oruç tuttukları zaman nasıl olursun?..”

– O zaman da bağlanırım. Taa, onlar iftar edinceye kadar.

– “Peki, ya hac yaptıkları zaman nasıl olursun?..”

– O zaman da, çıldırırım.

– “Peki, ya Kuran okudukları zaman nasıl olursun?..”

– O zaman da, eririm. Tıpkı ateşte eri­yen bir kurşun gibi eririm.

– “Peki, ya sadaka verdikleri zaman ha­lin nasıldır?..”

– Ha, işte… o zaman halim pek yaman olur. Sanki sadaka veren, bir testere alır eline ve beni ikiye böler.

Resülullah (s.a.v.) Efendimiz sebebini sordu:

– “Neden öyle testere ile ikiye biçilirsin, ya Eba mürre?”

Bunun üzerine İblis:

– Onu da anlatayım…

Dedikten sonra anlatmaya başladı:

– Çünkü sadakada dört güzellik vardır. Şöyle ki:

1- Allah-ü Teala, sadaka verenin malına ihsan eyler.

2- O sadaka, veren kimseyi halkına sev­dirir.

3- Allah-ü Teala, onun verdiği sadakayı, cehennemle arasında bir perde yapar.

4- Allah-ü Teala, belayı, sıkıntıyı ve ah­ları ondan defeder. * * *

Bundan sonra, Resülullah (s.a.v.) Efen­dimiz ashabı hakkında ona bazı sorular sor­du:– “Ebubekir için ne dersin?..” İblis buna şu cevabı verdi:– O bana, cahiliyet devrinde bile itaat etmedi… İslam?a girdikten sonra nasıl bana itaat eder?

– “Peki, Ömer b. Hattab için ne der­sin?..”

İblis buna da şu cevabı verdi:

– Allah´a yemin ederim ki, her gördü­ğüm yerde ondan kaçtım.

– “Peki Osman b. Affan için ne dersin?..”

– Ondan utanırım… hem de çok… Na­sıl ki, Rahman´ın melekleri de ondan uta­nırlar. ..

– “Peki, Ali b. Ebutalib için ne dersin…”İblis onun için de şöyle dedi:

– Ah, onun elinden bir kurtulsam… O, kendi başına kalsa; ben de kendi başıma kalsam… O, beni bıraksa… ben de onu bıraksam… Ben onu bırakırım; ama o beni bırakmaz.

Resülullah (s.a.v.) Efendimiz, yukarıdaki soruları sorduktan ve şeytanın verdiği ce­vaplar da kısmen bittikten sonra, şöyle buyurdu:– “Ümmetime saadet ihsan eden; seni de taa, belli bir vakte kadar şaki kılan Al­lah´a hamd olsun.”Resülullah (s.a.v.) Efendimiz o cümlesini duyan laîn İblis şöyle dedi:

– Heyhat, heyhat… Ümmetin saadeti nerede? Ben, o belli vakte kadar diri kaldık­ça, sen ümmetin için nasıl ferah duyarsın?..

Ben, onların kan mecralarına girerim. Etlerine karışırım. Ama onlar, benim bu halimi göremez ve bilemezler, beni yaratan ve baas gününe kadar bana mühlet veren Allah´a yemin ederim ki:

Onların tümünü azdırırım. Cahillerini ve alimlerini… Ümmilerini ve okumuşlarını… Facirlerini ve abidlerini… Hasılı, bunların hiçbiri elimden kurtulamaz.

Fakat… Allah´ın halis kullarını… Evet, bunları azdıramam.

Bunun üzerine Resülullah (s.a.v.) Efen­dimiz sordu:

– “Sana göre ihlas sahibi olan muhlis kullar kimlerdir?..”

Bu suale İblis şu cevabı verdi:

– Bilmez misin? ya Muhammed, bir kimse ki, dirhemini ve dinarını sever… O Allah için bir ihlasa sahip değildir.

Bir kimseyi görürsem ki; dirhemini ve dinarını sevmez; övülmekten, medh edilmekten hoşlanmaz… bilirim ki o: İhlas sahi­bidir… Hemen onu bırakır kaçarım.

Bir kul, malı ve övülmeyi sevdiği süre, kalbi de dünya arzularına bağlı kaldığı müd­det, o size vasfım yaptığım kimseler arasında bana en çok itaat edendir.

Bilmez misin ki; mal sevgisi, büyük gü­nahların en büyüğüdür.

Bilmez misin ki; ya Muhammed, baş ol­ma sevgisi yine büyük günahların en büyük­leri arasındadır.

İblis, anlatmaya devam etti:

– Ya Muhammed, bilmez misin?.. Be­nim yetmiş bin tane çocuğum var. Bunların her birini bir başka yere tayin etmişimdir. Sonra… o her çocuğumla birlikte yine yetmiş bin tane şeytan vardır.

Onların bir kısmını ulemaya gönderdim.

Bir kısmını gençlere yolladım.

Bir kısmını da, meşayiha saldım.

Bir kısmını da, ihtiyar kadınlara musal­lat ettim.

Gençlere gelince; aramızda hiçbir anlaş­mazlık yoldur. Onlarla gayet iyi geçiniriz.

Çocuklara gelince… onlarla da, bizim­kiler istedikleri gibi birlikte oynarlar.

Bizimkilerin bir kısmını da, abidlerin ba­şına dert ettim. Bir kısmını da zahidlerin.

Onlar, bunların yanına girer; halden ha­le sokarlar. Bir tepeden öbürüne… hep dolaştırıp dururlar. Öyle bir hal alırlar ki; baş­larlar, sebeplerden herhangi birine sövmeye…

İşte… böylece, onlardan ihlası alırım… Onlar, bu haller ile, yaptıkları ibadeti, ihlassız yaparlar gayrı… Ama, bu hallerinin farkında olamazlar.

İblis, bundan sonra, aldattığı bir rahibin hikayesini anlatmaya geçti. Ve şöyle dedi;

– Bilmez misin, ya Muhammed, Rahip Barsisa; tam yetmiş yıl ihlas ile Allah´a iba­det etti.

Bu ibadetleri sonunda, ona öyle bir hal ihsan edilmişti ki: Her dua ettiği hasta, duası bereketi ile şifayap oluyordu.

Onun peşine takıldım; hiç bırakma­dım… Zina etti. Katil oldu. Sonunda da küf­re girdi.

Bu o kimsedir ki; Allah-ü Teala aziz kitabında, ona şöyle anlatır:

– “… Şeytanın hali gibidir ki; o insana:

-Kafir ol…

Dedi. Vaktaki o kafir oldu; bu defa ona şöyle dedi:

– Ben, senden uzağım… Ben alemlerin

Rabbi olan Allah´tan korkarım.” (59/16).

* * *

İblis, bundan sonra, bazı kötü huylar üzerinde durdu. Ve onların her birinden na­sıl istifade ettiğini anlattı…

YALAN:– Bilmez misin ya Muhammed, yalan bendendir ve ilk yalan söyleyen de benim.Her kim yalan söylerse… o benim dos­tumdur.

Her kim yalan yere yemin ederse… o da benim sevgilimdir.

Bilmez misin ya Muhammed, ben Adem´e ve Havva´ya yalan yere Allah adına and içtim.

– “Muhakkak, ben size nasihat edi­yorum.” (7/16).

Dedim… Bunu yaparım; çünkü yalan yere yemin gönlümün eğlencesidir.

GIYBET- KOĞUCULUK:

Gıybet ve koğuculuğa gelince… Onlar da, benim meyvelerim ve şenliğimdir.

NİKAH ÜZERİNE YEMİN ETMEK:

– Her kim, talak üzerine yemin eder­se… günahkar olacağından endişe edilir. İsterse bir defa olsun. İsterse doğru bir şey üzerine olsun.

Her kim, talakı ağzına alırsa… taa, ha­kikat belli oluncaya kadar karısı ona haram olur. Onlar bu halleri ile, kıyamete kadar meydana getirecekleri çocuklar, hep zina çocuğu olur. Ağza alınan o talak kelimesi yüzünden, hepsi cehenneme girer.

NAMAZ:

– Ya Muhammed, namazı an bean tehir edene gelince… onu da anlatayım.

O, her ne zaman ki, namaza kalkmak ister; tutarım. Ona vesvese veririm.

Derim ki:

– Henüz vakit var. Sen de meşgulsün. Hele şimdilik işine bak. Sonra kılarsın.

Böylece o: Vaktinin dışında namazını kılar… Ve bu sebepten onun kıldığı namaz yüzüne atılır.

Şayet o kimse, beni mağlup ederse… ona insan şeytanlanndan birini yollarım… Böylece onu vaktinde namaz kılmaktan alı koyar.

O, bunda da, beni mağlup ederse… bu sefer onun hesabını namazından görmeye bakarım. O namazın içinde iken:

– Sağa bak… sola bak…

Derim… O da, bakar… O ki böyle yap­tı… yüzünü okşar alnından öperim. Bundan sonra ona:

? Sen, ebedi yaramaz bir iş yaptın.

Derim ve böylece onun huzurunu boza­rım.

Sen de bilirsin ki ya Muhammed, her kim namazda sağa ve sola çokça bakarsa, Allah onun namazını kabul etmez.

Bunda da ona mağlup olursam. Yalnız başına namaz kıldığı zaman yanına gide­rim. Ve ona: Çabuk namaz kılmasını emre­derim. O da, başlar; namazını çabuk çabuk kılmaya. Tıpkı horozun, gagası ile, yerden bir şeyler topladığı gibi…

Bu işi, ona yaptırmakta da, başarı kaza­namazsam; bu sefer cemaatle namaz kılar­ken onun yanma varırım.

Orada onun başına bir gem takarım… Başını imamdan evvel secdeden ve rukû´dan kaldırırım… İmamdan evvel de, secde ve rukû yaptırırım.

işte… o böyle yaptığı için, kıyamet gü­nü Allah onun başını eşek başına çevirir.

O kimse, bunda da beni yenerse… Bu defa, ona namazda parmaklarını çıtlatmasını emrederim. Böylece o: Beni teşbih edenlerden olur. Ama bu işi ona namaz içinde yaptırmaya muvaffak olursam.

Bunda da, ona mağlup olursam. Bu se­fer ona tekrar giderim. Namaz içinde iken burnuna üflerim. Ben üfleyince, o esnemeye başlar.

Şayet o, bu esneme esnasında elini ağzına kapamazsa… onun içine küçük bir şey­tan girer, dünya hırsını ve dünyevî bağlarını çoğaltır.

İşte… bundan sonra o kimse: Hep bize itaat eder. Sözümüzü dinler. Dediklerimizi

yapar.
* * *

Şeytan bundan sonra, konuşmasına de­vam etti:– Sen, ümmetin hangi saadetinden fe­rah duyarsın ki?..Ben onlara, ne tuzaklar kurarım… ne tuzaklar.

Miskinlerine, çaresizlerine ve zavallılarına giderim. Namazı bırakmalarını emrede­rim. Ve onlara derim ki:

– Namaz size göre değil… O, Allah´ın afiyet ihsan ettiği ve bolluk verdiği kimseler içindir.

Sonra da hastalara giderim:

– Namaz kılmayı bırak. Derim… Çünkü Allah-ü Teala:

– “Hastalara zorluk yok…” (24/61)

Buyurdu… İyi olduğun zaman çokça kı­larsın. Ve böylece o, namazını bırakır. Hat­ta küfre de gidebilir.

Şayet o, hastalığında namazını terk ederek ölüp giderse… Allah´ın huzuruna çıkarken, .Allah-ü Teala´yı öfkeli bulur.

Sonra şöyle dedi:

-Ya Muhammed, eğer bu sözlerime yalan kattımsa, beni akrep soksun… Sonra… eğer yalan varsa… Allah (CC) beni kül eylesin.

İblis bundan sonra, konuşmalarına de­vam etti ve şöyle dedi:

-Ya Muhammed, sen ümmetin için fe­rah mı duyuyorsun? Halbuki ben onların al­tıda birini dininden çıkardım. * * *

Bundan sonra… Resulullah (s.a.v.) Efendimiz ona, yani İblis´e aşağıdaki şekilde kısa kısa bazı sorular sordu. O da bunlara cevap verdi:– Ya laîn, senin oturma arkadaşın kim?”– Faiz yiyen.

– “Dostun kim?”

– Zina eden.

– “Yatak arkadaşın kim?”

– Sarhoş.

– “Misafirin kim?”

– Hırsız.

– “Elçin kim?”

– Sihirbazlar.

– “Gözünün nuru nedir?”

– Karı boşamak.

– “Sevgilin kim?

– Cuma namazını bırakanlar.

* * *

Resulullah (s.a.v.) Efendimiz bu defa başka bir mevzua geçti ve şöyle sordu:

– “Ya laîn, senin kalbini ne kırar?”

– Allah yolunda cihada koşan atların kişnemesi…

– “Peki, senin cismini ne eritir?”

– Tevbe edenlerin tevbesi.

“Peki, ciğerini ne parçalar, ne çürütür?”

– Gece ve gündüz, Allah´a yapılan bol bol istiğfar.

– “Peki, yüzünü ne buruşturur?”

– Gizli sadaka.

– “Peki, gözlerini kör eden nedir?”

– Gece namazı.

– “Peki, başını eğdiren nedir?

– Çokça kılınan cemaatle namaz. * * *

Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz tekrar bir başka mevzua geçti ve şöyle sordu:

– “Sana göre insanların en saadetlisi kimdir?”

– Namazlarını bilerek kasten bırakan­lar.

– “Peki, sana göre insanların en şakisi kim?”

– Cimriler.

– “Peki, seni işinden ne alı koyar?”

– Ulema meclisleri.

– “Peki, yemeğini nasıl yersin?”

– Sol elimle parmaklarımın ucu ile.

– “Peki, sam yeli estiği zaman ve ortalı­ğı sıcaklık bastığı zaman çocuklarını nerede gölgelendirirsin?”

– İnsanların tırnakları arasında.

* * *

Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz bundan sonra, bir başka mevzuu sordu. İblis de ce­vap verdi.

– “Rabbinden neler talep ettin?”

– On şey talep ettim.

– “Nedir onlar, ya laîn?”

– Şunlardır:

1- Allah´tan diledim ki, beni adem-oğullarının malına ve evladına ortak ede… Bu, ortaklık talebimi yerine getirdi. Ki bu:

– “Onlara ortak ol… Mallarına ve çocuklarına. Onlara vaad et. Halbuki şeytan onlara en çok gurur vaad eder…” (17/64) Ayet-i Celilesi ile sabittir.

Her besmelesiz kesilen hayvan etinden yerim faiz ve haram karışan yemekten de yerim.

Şeytandan Allah´a sığınılmayan malın da ortağıyım.

Cinsi münasebet anında; Allah´a şey­tandan sığınmayan kimse ile birlikte hanımı ile birleşirim… Ve o birleşmeden hasıl olan çocuk, bize itaat eder. Sözümüzü dinler.

Her kim hayvana binerken, helal yola gitmeyi değil de, aksini isteyerek binerse, ben de onunla beraber binerim. Yol arka­daşı ve binek arkadaşı olurum.

Bu da Ayet-i Kerime ile sabittir. Allah-ü Teala bana şu emri verdi:

– “Onlar üzerine süvarilerinle, piyadelerinle yaygara çıkart…” (17/64)

2- Allah-ü Teala´dan diledim ki: Bana bir ev vere… Bu dilediğim üzerine hamam­ları bana ev olarak verdi.

3- Diledim ki; bana bir mescid vere. Pa­zar yerlerine bana birer mescid yaptı.

4- Benim için bir okuma kitabı vermesini istedim. Şiirleri bana okuma kitabı yap­tı.

5- İstedim ki; benim için bir ezan vere. Mezmurları verdi.

6- Diledim ki; bana bir yatak arkadaşı vere… Sarhoşları verdi,

7- Diledim ki; bana yardımcılar vere… Bunun için de kaderiye mensuplarını verdi.

8- İstedim ki; bana kardeşler vere. Mal­larını boş yere israf edenleri verdi. Bir de masiyet yoluna para harcayanları. Bunlar da şu Ayet-i Kerime ile sabittir:

– “O kimseler ki; mallarını boş yere har­carlar… Onlar şeytanın kardeşleri olmuşlar­dır…” (17/27)

Bir ara Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurdu:

– “Eğer söylediklerini, Allah´ın kitabın­daki ayetlerle isbat etmeseydin. Seni tasdik etmezdim.”

Bundan sonra İblis devam etti:

9- Ya Muhammed, Allah´tan diledim ki, ademoğullarını ben göreyim; ama onlar be­ni göremeyeler. Bu dileğimi de yerine ge­tirdi.

10- Diledim ki; ademoğullarının kan mecralarını bana yol yapa… Bu da oldu. Böylece ben, onlar arasında akıp gide­rim… gezerim… hem nasıl istersem…

Bütün bu isteklerimi verdi.

– Hepsi sana verildi.

Buyurdu… Ve ben bu hallerimle iftihar ederim. Sonra… Şunu da ekleyelim ki; benimle beraber olanlar, seninle beraber olanlardan daha çoktur. İşte… böylece kıyamete kadar, ademoğullarının ekserisi benimle beraber olurlar.

Bundan sona İblis şöyle anlattı:

– Benim bir oğlum vardır… Adı: ATEME´dir. Bir kul, yatsı namazını kılmadan uyursa… gider; onun kulağına bevl eder… Eğer böyle olmasaydı; imkan yok, in­sanlar, namazlarını eda etmeden uyuyamazlardı.

Benim bir oğlum daha vardır ki; onun adı da; MÜTEKAZİ´dir… Bunun vazifesi de; yapılan gizli amelleri yaymaya çalışmaktır.

Mesela: Bir kul, gizli bir taat işlerse… ve bu yaptığını da gizlemeye çalışırsa… MÜTEKAZÎ onu dürter… En sonunda o gizli amelin yayılmasına ve açığa çıkarmaya mu­vaffak olur. Böylece: Allah-ü Teala o amel sahibinin yüz sevabının doksan dokuzunu imha eder… biri kalır. Çünkü, bir kulun yaptığı gizli bir amel için tam yüz sevap verilir.

Sonra… benim bir oğlum daha vardır ki; onun adı da KÜHAYL´dir. Bunun işi de insanların gözlerini sürmelemektir. Bilhassa, ulema meclisinde ve ha­tip hutbe okurken.´ Bu sürme onların gözüne çekildi mi uyuklamaya başlarlar. Ulemanın sözlerini işitemezler. Böylece hiç sevap alamazlar.

Bundan sonra İblis şöyle anlattı:

– Hangi kadın olursa olsun… Onun kalktığı yere şeytan oturur. Sonra… her kadının kucağında mutlaka bir şeytan durur… Ve onu, bakanlara güzel gösterir. Sonra o kadına bazı emirler verir. Mesela:

– Elini kolunu dışarı çıkar; göster. Der… O da, bu emri tutar… Elini, kolu­nu açar, gösterir. Bundan sonra, o kadının haya perdesini tırnakları ile yırtar.

iblis, bundan sonra Resûlullah (s.a.v.) Efendimize kendi durumunu anlatmaya başladı:

– Ya Muhammed, bir kimseyi delalete sürüklemek için elimde bir imkan yoktur.

Ben, ancak vesvese veririm ve bir şeyi güzel gösteririm… o kadar.

Eğer delalete sürüklemek elimde olsay­dı; yeryüzünde:

– Allah´tan başka ilah yoktur ve Mu­hammed Allah´ın resulüdür.

Diyen herkesi, oruç tutanı ve namaz kı­lanı hiç bırakmazdım. Hepsini dalalete düşürürdüm. Nasıl ki, senin elinde de, hidayet nevin­den bir şey yoktur. Sen ancak Allah´ın resûlüsün. Ve tebliğe memursun. Şayet hidayet elinde olsaydı; yeryüzün­de tek kafir bırakmazdın.

Sen, Allah´ın halkı üzerinde bir huccet­sin… ben de, kendisi için ezelde şekavey yazılan kimselere bir sebebim.

Said olan kimse, taa, ana karnında iken saiddir. Şaki olan da, yine ana karnında iken şakidir.

Saadet ehli kılan Allah… Şekavet ehli kılan da Allah.

Bundan sonra… Resülullah (s.a.v.) Efendimiz şu iki Ayet-i Kerimeyi okudu:

– “Bunlar, taa, sonuna kadar böyle de­ğişik şekilde devam edecek… Ancak Rabbın esirgedikleri hariç…” (11/119)

– “Allah´ın emri behemehal yerini bulan bir kaderdir…” (33/38)

Bundan sonra, Resülullah (s.a.v.) Efen­dimiz, İblis´e şöyle buyurdu:

– “Ya Ebamürre, acaba senin bir tevbe etmen ve Allah´a dönmen mümkün değil mi? Cennete girmene kefil olurum… Söz veririm…”

Bunun üzerine İblis şöyle dedi:

– Ya Resûlullah, iş verilen hükme göre oldu… Kararı yazan kalem de kurudu… Kıyamete kadar olacak işler olacaktır.

Seni peygamberlerin efendisi kılan, cennet ehlinin hatibi eyleyen ve seni halkı içinden seçen ve halkı arasında bir gözde yapan, beni de şakilerin efendisi kılan ve cehennem ehlinin hatibi eyleyen Allah´tır. Ve o: Bütün noksan sıfatlardan münezzeh­tir.

Ve İblis, cümlelerini şöyle tamamladı:

– İşte… bu söylediklerim, sana son sözümdür… Ve bütün söylediklerimi de doğru söyledim.

Evvel, ahir, zahir, batın, alemlerin Rabbı olan Allah´a hamd olsun.

Efendimiz Muhammed Nebiye Allah salat eylesin. Keza onun aline de… ashabına da… Amin!

Bütün peygamberlere selam… Alemlerin Rabbı olan Allah´a da, -tekrar- hamd olsun…

Muhyiddin´i Arabi

Mümin İle Kâfirin İbretli Hikayesi

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:

“Onlara şu iki adamı misal olarak anlat.” (Kehf: 32)

Buyurarak, nimetler içinde yüzdüğü halde Yaratan’a karşı gelen kâfir ile, zorluklara ve yoksulluğa göğüs gerdiği halde Sahib-i hakiki’ye boyun eğen, dünyanın ahiret için bir yol ve geçit olduğunu bilen müminin durumunu bir ibret ve öğüt olmak üzere beşeriyete sunmaktadır:

“Bunlardan birine iki üzüm bağı vermiş, her ikisinin de etrafını hurmalarla donatmış, aralarında da ekinler bitirmiştik.

İki bağın ikisi de yemişlerini vermiş, hiç bir şeyi eksik bırakmamıştık. İkisinin arasından bir de ırmak akıtmıştık.” (Kehf: 32-33)

Öyle bir manzara ki, çeşitli üzümler bitiren iki bağ, bağlar hurma ağaçları ile çevrilmiş, ortalarında ekin var, rahatça sulama yapılsın diye aralarından ırmak akıyor. Bu ırmak, bahçelerin değerini ve güzelliğini daha da artırıyor.

Bu kâfirin altın, gümüş, hayvanat gibi daha başka serveti de vardı. Daha doğrusu sayılı zenginlerdendi.

“Bu adamın başka geliri de vardı.” (Kehf: 34)

Günlerden bir gün arkadaşıyla karşılıklı konuşup tartışıyorlardı.

Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:

“Bu yüzden arkadaşıyla konuşurken ‘Ben malca senden daha zenginim, insan sayısı bakımından da senden daha güçlü ve itibarlıyım.’ dedi.” (Kehf: 34)

Böyle söyledikten sonra arkadaşıyla beraber adı geçen bahçeye geldiler.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:

“Kendisine böylece yazık ederek bahçesine girdi.” (Kehf: 35)

Buyurarak; büyüklendiği için, kendini beğendiği için, zenginliği ve gücü ile böbürlendiği için nefsine zulmettiğini, nimeti vereni inkâr ettiğini haber veriyor.

Uzun emelli, şiddetle mala düşkün olduğu, dünya malına fazlaca aldandığı için şöyle dedi:

“Bunun hiçbir zaman yok olacağını sanmam!” (Kehf: 35)

Bu onun aklının kıt, ruhunun ölü oluşundan, uzağı göremediğinden ve kâfir olduğundan kaynaklanıyordu.

Bu sebepledir ki daha da büyük bir cüretkârlıkta bulundu:

“Kıyametin kopacağını da sanmıyorum. Şayet Rabb’ime döndürülürsem, hiç şüphem yok ki, orada bundan daha hayırlı bir âkıbet bulurum.” dedi. (Kehf: 36)

Zenginlik ve servetini Allah-u Teâlâ’nın bir ikramı, bir ihsanı olarak değil de, kendi gücünün ve kabiliyetinin bir sonucu olarak görüyor, bu nimetleri hiç kimsenin kendisinden alamayacağını iddia ediyordu.

Allah-u Teâlâ mümin komşusunun ona verdiği cevabı ve onun bu saygısızlığına karşı öğüt verdiğini bildirerek şöyle buyurur:

“Kendisiyle konuşan arkadaşı ona dedi ki:

Seni topraktan, sonra nutfeden yaratıp, sonunda da seni bir insan şekline getiren Rabb’ini inkâr mı ediyorsun?

İşte O Allah, benim Rabb’imdir ve ben Rabb’ime hiçbir şeyi ortak koşmam.

Bağına girdiğin zaman ‘Mâşâallah! (Allah dilemiş de olmuş!) Kuvvet yalnız Allah’ındır.’ demen gerekmez miydi? Gerçi sen beni malca ve evlâtça kendinden güçsüz görüyorsun!..

Rabb’im bana senin bağından daha iyisini verebilir ve seninkinin üzerine ise gökten yıldırımlar gönderir de bağın kupkuru bir toprak haline gelir. Yahut suyu çekilir de artık onu arayıp bulamazsın.” (Kehf: 37-41)

Nitekim bir Âyet-i kerime’de de şöyle buyuruluyor:

“De ki: Suyunuz çekilecek olsa, söyleyin bakalım, size kim bir akar su getirebilir?” (Mülk: 30)

Allah-u Teâlâ müminin dediği gibi, bahçenin harap olduğunu beyan etmek üzere buyurur ki:

“Derken o kâfirin bütün serveti kuşatılıp yok edildi.

Bunun üzerine, bağı uğruna yaptığı masraf karşısında ellerini oğuşturmaya başladı. Bağın çardakları yere çökmüştü.” (Kehf: 42)

Kaybolup giden mallarına içi yanmış, üzgün bir şekilde parmaklarını ısırıyor;

“Ah! Keşke ben Rabb’ime hiç bir şeyi ortak koşmamış olsaydım!” diyordu. (Kehf: 42)

Ne var ki, pişmanlığın fayda vermeyeceği bir zamanda pişman olmuştu. Bu tevbe; iman sâikasıyla, Allah için samimi bir tevbe değil, maddi bir varlığın elden çıkmasından dolayı olan bir pişmanlık idi.

Vaktiyle kendileriyle iftihar ettiği ve güvendiği yakınlarından hiç kimse ona yardım edemedi.

“Allah’tan başka, kendisine yardım edecek bir topluluğu da yoktu. Kendi kendine yardım edecek güçte de değildi.” (Kehf: 43)

“İşte bu durumda yardım ve dostluk, Hak olan Allah’a mahsustur.

O’nun vereceği sevap da daha hayırlıdır, âkıbet de daha hayırlıdır.” (Kehf: 44)

Kategoride ismi geçen dergiden alıntıdır!